Türk Ceza Hukuku’ nun Yapıtaşları Arasındaki İlişki

Modern Hukukçular Kulübü olarak 8 Aralık 2025 tarihinde Türk Ceza Hukuku’nun en temel normları üzerine bir seminer düzenledik. Bu temel normların tanımları, amaçları, kapsamları ve birbirleri ile olan ilişkileri konuklarımızca ele alındı. Soru-cevap formatında seyreden oturumda bizler konuklarımıza sorular sorduk, kendileri cevapladılar. Geleceğin hukukçuları olan bizleri hem üzerinde durduğumuz konu üzerinde hem de mesleki alanları özelinde aydınlattılar. Değerli konuklarımız Doç. Dr. Cengiz Apaydın ve Dr. Yakup Yıldız’a bir kez daha teşekkür etmek istiyoruz.

Tamamlanan bu seminer sonrasında, oturumun genel çerçevesini, sorulan sorular bağlamında verilen cevapları ve konunun genel seyri üzerinde akademik nitelik taşımayan bir makale yazdık. Şöyle ki:

Ülkemiz ceza hukuku sistemi, suçun tanımlanmasından cezanın infazına kadar uzanan çok aşamalı ve bütüncül bir yapıya sahiptir. Bu yapının temelini Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu ve Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun oluşturmaktadır. Teorik olarak bu üç kanun birbirini tamamlayan ve aynı amacı hedefleyen normatif metinlerdir. Ancak uygulamada, özellikle verilen cezalar ile fiilen çekilen cezalar arasındaki farklar, yargılama sürecinde alınan tedbirler ve infaz aşamasında ortaya çıkan sonuçlar nedeniyle bu kanunların birbiriyle çatışma içinde olduğu yönünde güçlü bir algı oluşmaktadır. Bu algının nedenleri yalnızca mevzuat tekniklerinden değil, toplumsal beklentilerden ve hukuk devleti ilkesinin farklı aşamalarda farklı yoğunlukta hissedilmesinden kaynaklanabilmektedir.

Kanunlar arası ilişkiyi bütüncül şekilde incelemek için bu kanunları iyi tanımak, ne amaçla oluşturulduğunu iyi bilmek gerekmektedir. Buna göre: Türk Ceza Kanunu, maddi ceza hukukunun temel kaynağı olarak hangi fiillerin suç teşkil ettiğini ve bu fiillere uygulanacak yaptırımların türünü ve üst sınırlarını belirler. TCK’nın merkezinde suçta ve cezada kanunilik ilkesi yer alır. Bu ilke, bireyin hangi davranışının hangi hukuki sonucu doğuracağını önceden öngörebilmesini amaçlar. Kanun koyucu, toplumda korunması gereken hukuki değerlerin ihlali karşısında caydırıcı ve adil bir yaptırım sistemi kurmayı hedefler.

Ceza Muhakemesi Kanunu ise bu normatif iddianın hayata geçirilmesini sağlayan usul hukukudur. CMK’nın temel amacı maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır; ancak bu amaç, hiçbir şekilde sınırsız bir devlet yetkisi anlamına gelmez. Aksine, CMK bireyin temel hak ve özgürlüklerini merkeze alan bir yargılama süreci öngörür. Masumiyet karinesi, şüpheden sanık yararlanır ilkesi, savunma hakkı, adil yargılanma hakkı ve ölçülülük ilkesi CMK’nın omurgasını oluşturur. Tutuklama gibi koruma tedbirleri dahi istisnai nitelikte düzenlenmiş, yargılamanın cezaya dönüşmemesi hedeflenmiştir. Bu nedenle CMK, TCK’da öngörülen cezalandırma iradesini sınırlayan ve dengeleyen bir işlev üstlenir. İşte bu noktada, TCK’daki yüksek ceza tehdidi ile CMK’daki güçlü güvenceler arasında ilk normatif gerilim ortaya çıkar. Bu gerilim, çoğu zaman uygulamada “suç var ama ceza yok” ya da “fail korunuyor” şeklinde algılanır. Oysa CMK’nın amacı faili korumak değil, hukuka uygun bir yargılama süreci tesis etmektir. Maddi gerçeğe ulaşmak uğruna hukuki güvencelerin feda edilmesi, kısa vadede toplumsal tatmin sağlasa da uzun vadede hukuk devleti ilkesini zedeler. Buna rağmen kamuoyunda, özellikle ağır suçlarda tutuksuz yargılama, adli kontrol veya beraat kararları CMK’nın TCK ile çatıştığı yönünde bir algıya yol açmaktadır. Bu algının temelinde usul hukukunun doğası gereği “sonuç değil süreç” odaklı olması yatmaktadır.

Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ise ceza hukukunun en somut ve toplum tarafından en görünür sonuçlarını doğuran aşamasını düzenler. İnfaz hukuku, mahkeme tarafından hükmedilen cezanın nasıl ve ne kadar süreyle yerine getirileceğini belirler. Koşullu salıverilme, denetimli serbestlik, açık ceza infaz kurumuna ayrılma gibi kurumlar, modern ceza hukukunun cezalandırma anlayışındaki dönüşümün ürünüdür. Amaç, cezayı yalnızca bir intikam aracı olarak değil, bireyi topluma yeniden kazandıran bir mekanizma olarak kurgulamaktır.

İşte TCK, CMK ve İnfaz Kanunu arasındaki çatışma düşüncesinin en yoğunlaştığı nokta burasıdır. TCK ağır cezalar öngörmekte, mahkemeler bu çerçevede hüküm kurmakta; ancak infaz aşamasında cezanın büyük bir kısmı koşullu salıverilme veya denetimli serbestlik yoluyla dışarıda geçirilmektedir. Bu durum, “verilen ceza ile çekilen ceza arasındaki uçurum” eleştirisini doğurur. Oysa bu farklılık, normatif bir çelişkiden ziyade bilinçli bir ceza siyaseti tercihinin sonucudur. İnfaz hukukunun amacı, cezayı bireyselleştirmek ve infaz sürecini dinamik hale getirmektir. Ancak bu tercih, yeterince şeffaf ve öngörülebilir olmadığında, TCK’nın caydırıcılığı ve yargı kararlarının itibarı zedelenmiş gibi algılanmaktadır.

Bu algıların bir başka boyutunu ise tabiri caizse davaların mahkeme salonlarından taşması oluşturmaktadır. Türk hukukunda son yıllarda mahkemelerin ve özellikle ceza davalarının giderek artan biçimde magazinleşmesi, yargılamanın klasik sınırlarını aşarak mahkeme salonlarının dışına taşmasına neden olmuştur. Bu durum, yargı faaliyetinin hukuki bir süreç olmaktan ziyade toplumsal bir gösteriye dönüşmesi riskini beraberinde getirmektedir. Özellikle kamuoyunun yoğun ilgisini çeken davalarda, yargılama süreci yalnızca hâkim, savcı ve müdafiler arasında yürütülen teknik bir faaliyet olmaktan çıkmakta; medya, sosyal medya kullanıcıları ve çeşitli kanaat önderleri tarafından sürekli yorumlanan, yönlendirilen ve çoğu zaman hukuki bağlamından koparılan bir tartışma alanına dönüşmektedir.

Davaların magazinleşmesi, öncelikle masumiyet karinesi ve adil yargılanma hakkı bakımından ciddi sorunlar doğurmaktadır. Henüz kesinleşmiş bir hüküm bulunmamasına rağmen şüpheli veya sanıkların kamuoyu nezdinde suçlu ilan edilmesi, ceza yargılamasının temel ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Medya aracılığıyla oluşturulan bu “toplumsal kanaat”, yargılamanın tarafsızlığı üzerinde dolaylı bir baskı oluşturabilmekte; hâkimlerin yalnızca dosya kapsamına ve hukuka göre karar vermesi gereken bir süreçte, kamuoyunun beklentileri görünmez bir etki unsuru hâline gelebilmektedir. Her ne kadar yargı bağımsızlığı anayasal güvence altında olsa da, yoğun toplumsal baskının pratikte karar süreçlerini etkileme potansiyeli göz ardı edilemez.

Yargılamanın toplum nezdinde bu denli görünür hâle gelmesi, “beklenen ceza” ile “verilen ceza” arasındaki algısal farkı da derinleştirmektedir. Kamuoyu, çoğu zaman ceza hukukunun teknik yapısını, suçun unsurlarını, kusur ilkesini, şahsileştirme ve ölçülülük ilkelerini dikkate almaksızın, duygusal tepkiler üzerinden bir ceza beklentisi geliştirmektedir. Oysa hâkim, cezayı belirlerken kanunilik, orantılılık ve bireyselleştirme ilkeleri doğrultusunda hareket etmek zorundadır. Bu nedenle hukuken doğru ve gerekçeli bir karar, kamuoyunun yüksek beklentisini karşılamadığında “cezasızlık” ya da “adaletsizlik” algısı ortaya çıkabilmektedir.

Bu algı farkı, Türk ceza hukukuna duyulan güvenin sarsılması sonucunu doğurabilecek niteliktedir. Zira toplum, adaletin sağlanıp sağlanmadığını çoğu zaman hukuki gerekçeler üzerinden değil, kendi vicdani ve duygusal beklentileri üzerinden değerlendirmektedir. Medyada sıkça yer bulan “emsal karar” söylemleri de bu noktada yanıltıcı bir işlev görmektedir. Her davanın kendine özgü maddi ve hukuki koşulları bulunmasına rağmen, benzer olaylarda farklı sonuçlar doğması kamuoyunda tutarsızlık algısını güçlendirmekte ve yargının keyfi davrandığı yönünde bir kanaatin oluşmasına zemin hazırlamaktadır.

Öte yandan, toplumun davalara doğrudan ya da dolaylı müdahalesi, yargının meşruiyetini artırmaktan ziyade uzun vadede zedeleyici bir etki yaratmaktadır. Sosyal medya üzerinden yürütülen linç kampanyaları, imza hareketleri veya medya baskısı, yargının bağımsızlığına gölge düşürdüğü gibi, hukukun objektifliği ilkesini de aşındırmaktadır. Ceza adaletinin temel amacı toplumsal tatmin sağlamak değil, hukuka uygun ve adil bir çözüm üretmektir. Bu amacın göz ardı edilmesi, yargının popüler beklentilere göre şekillendiği algısını güçlendirir ki bu durum hukuk devleti ilkesine açıkça aykırıdır.

Bizce bu algıları yıkmak adına yapılması gereken bir kaç uygulama söz konusu olabilir: Öncelikle, ceza hukukunun üç temel aşamasının tek bir bütünün parçaları olduğu gerçeği hem hukuk uygulayıcıları hem de toplum nezdinde açık ve tutarlı biçimde anlatılmalıdır. Mevcut durumda kamuoyuna yansıyan ceza adaleti söylemi, çoğu zaman yalnızca TCK’daki ceza miktarlarına odaklanmakta, yargılama süreci ve infaz hukuku bu bütünün tali ve teknik parçaları gibi sunulmaktadır. Bu yaklaşım, “verilen ceza – çekilen ceza” karşılaştırmasını kaçınılmaz hâle getirmekte ve infaz hukukunu adeta cezanın “boşaltıldığı” bir alan olarak göstermektedir. Oysa infaz hukuku, maddi ceza hukukunun alternatifi değil, onun tamamlayıcı unsurudur. Bu nedenle yasama organı, yüksek ceza tehdidi içeren düzenlemeler yaparken infaz rejimini de eş zamanlı ve açık şekilde gerekçelendirmelidir.

İkinci olarak, infaz hukukundaki düzenlemelerin öngörülebilirliği güçlendirilmelidir. Koşullu salıverilme oranlarının, denetimli serbestlik sürelerinin ve istisnai infaz rejimlerinin sık sık değişmesi, ceza hukukunun bütünlüğüne zarar vermektedir. Bir fiilin TCK’daki karşılığı ile bu fiilin infaz aşamasında ne anlama geleceği arasındaki bağın belirsizleşmesi, toplumda “cezalar kâğıt üzerinde kalıyor” algısını doğurmaktadır. Bu algıyı kırmanın yolu, infaz hukukunun geçici siyasi ihtiyaçlara göre değil, uzun vadeli ve istikrarlı bir ceza siyaseti anlayışıyla düzenlenmesidir. Özellikle geçici maddeler ve af benzeri düzenlemeler, istisnai olmaktan çıkarak sistemin olağan unsuru hâline geldikçe, ceza adaletine duyulan güven zayıflamaktadır.

Üçüncü olarak, hukuk dili ile kamu dili arasındaki kopukluk giderilmelidir. Medyada ve kamusal tartışmalarda ceza hukuku, çoğu zaman teknik bağlamından koparılarak “cezasızlık”, “fail korunuyor” veya “hukuk işlemiyor” gibi genellemelerle sunulmaktadır. Bu söylem, özellikle infaz hukukunu hedef almakta ve yargı bağımsızlığına zarar veren bir baskı ortamı yaratmaktadır. Yargı organları ve akademi, bu söyleme kapalı ve içine kapanık bir tavır almak yerine, ceza hukukunun mantığını sade ama doğru bir dille anlatan kamusal iletişim kanalları geliştirmelidir. Hukukun toplumdan kopuk olması, uzun vadede hukukun kendisini zayıflatır.

Son olarak ve bizce en önemlisi; ceza adalet sistemine ilişkin reformların “tepki yasaları” şeklinde değil, ilke temelli bir yaklaşım ile yapılması gerekmektedir. Kamuoyunda infial yaratan olaylar sonrasında hızla çıkarılan ve çoğu zaman infaz hukukunu daraltan düzenlemeler, kısa vadeli tatmin sağlasa da uzun vadede sistemin tutarlılığını bozmaktadır. Ceza hukukunda istikrar, caydırıcılığın en önemli unsurudur. Bu istikrar, ancak TCK, CMK ve İnfaz Kanunu’nun aynı ceza hukuku vizyonu içinde ele alınmasıyla mümkündür.

Özetleyecek olursak, Türk ceza hukukunun yapıtaşları arasındaki ilişkinin çatışma içerisinde olduğu algısı, tek başına bir bilgi eksikliği değil, sistemsel bir anlatı sorunudur. Bu algının düzeltilmesi; şeffaf, öngörülebilir, gerekçeli ve ilke temelli bir ceza adalet sistemi inşa edilmesine bağlıdır. Ceza hukukunun gerçek gücü, sertlikte değil; tutarlılıkta, adalette ve hukuk devleti ilkesine sadakattedir. Gerçek adalet, yalnızca ağır cezalarla değil; adil yargılama, ölçülü yaptırım ve insan onurunu esas alan bir infaz rejimiyle sağlanabilir. Bu anlayış yerleşmeden, kanunlar arasındaki ilişki ne kadar doğru olursa olsun, algıdaki çatışma varlığını sürdürmeye maalesef ki devam edecektir…

İstanbul Medipol Üniversitesi Modern Hukukçular Kulübü